İnsan Nereye Aittir? 1848’in Eşiğinde Hayat Manastırı

İnsan bir yere ait olmak ister; bir aileye, bir ülkeye, bir inanca ya da bir düşünceye bağlanma ihtiyacı duyar. Peki, kendisine hazır olarak sunulan bütün bu aidiyet biçimlerinin dışında kaldığında ne olur? Gerçekten özgürleşir mi, yoksa kendisini daha büyük bir boşluğun içinde mi bulur?

Mehmet Tolga Görgülü’nün Hayat Manastırı romanı,1848 Devrimleri’nin hemen öncesindeki Fransa’da bu derin boşluğun izini süren tarihî bir roman. Ancak hikâyenin merkezinde salt yaklaşmakta olan bir siyasal devrim ya da dönemin büyük fikir çatışmaları yer almıyor. Avrupa’nın eski düzeninin sarsıldığı bir tarihsel eşikte, kendi geçmişiyle hesaplaşan Sylvain Fournier’nin kişisel yolculuğu da aynı kırılmanın içinde ilerliyor. Bu nedenle romanda paralel ilerleyen iki ayrı devrimden söz etmek mümkün: Sokaklarda hazırlanan siyasal devrim ve insanın kendi içinde gerçekleşen daha sessiz ama bir o kadar yıkıcı devrim.

Yazarın henüz başlarda sorduğu o kilit soru, bu iki düzlemin kapısını aralıyor:

"Duvarların ardına çekilmek... Bu bir kaçış mı, yoksa bir tür özgürlük mü?"

Romanın bu iki düzlemi yan yana getirme biçimi de dikkat çekici. Eserde, siyasal fikirler salonlardan sokaklara taşarken Sylvain’in iç hesaplaşmaları çoğu kez defter sayfalarına, sessizliklere ve kişisel karşılaşmalara çekiliyor. Böylece dış dünyanın giderek yükselen gürültüsüyle Sylvain’in iç dünyasındaki yalnızlık arasında biçimsel bir karşıtlık kuruluyor.

Bu karşıtlık Sylvain’in varoluşsal kaygılarında doğrudan karşılık buluyor. Karakterin, "Dışarıda bir dünya var, benden uzak. Ben içerideyim ama buraya da ait değilim" diyerek dünyayla arasına koyduğu o kapanmayan mesafe, zamanla kişisel bir arayışa dönüşüyor. Onun bu içsel krizi, manastırda karşılaştığı, her biri geçmişin karanlık yüklerini sessizliklerinde taşıyan Luka ve Mirko gibi karakterlerin varlığıyla daha da belirginleşiyor. Zira dış dünyadan ve dayatılanlardan uzaklaşarak kendini bulma çabası, gerçek bir özgürleşme olabileceği gibi daha incelikli bir kaçış biçimine de dönüşebilir; roman tam olarak bu tekinsiz ihtimali sorguluyor.

Roman boyunca yazar, 1847 sonu ile 1848 başındaki Fransa’yı tesadüfi bir dekor olarak kullanmıyor. Toplumsal eşitsizlik, mülkiyet ve halk egemenliği gibi meşruiyet tartışmaları Paris sokaklarından barikatlara taşarken, Sylvain’in kişisel arayışıyla çağının siyasal arayışı tek bir soruda birleşiyor:

İnsan, kendisine verilmiş olanı ne ölçüde kabul etmek zorundadır?

Roman ilerledikçe, bir yanda monarşinin ve doğuştan gelen ayrıcalıkların meşruiyeti sarsılırken, diğer yanda Sylvain geçmişinin kendisine dayattığı kimlikle hesaplaşmaya başlıyor. Dönemin atmosferinde gölgeleri yakından hissedilen Giuseppe Mazzini, Pierre-Joseph Proudhon ve Mihail Bakunin gibi isimler, özgürlüğün bir tek formülü olmadığını hatırlatırken daha temel bir soruyu da gündeme getiriyor: Bir iktidarı yıkmak, bütün otoritelerden kurtulmak anlamına gelir mi? Devletin veya geleneğin yerini, insanın kendi zihninde yarattığı başka bir mutlaklık, yeni bir aidiyet ya da dava kolayca alabilir. Böyle bakıldığında özgürlük, insanın neye karşı çıktığıyla değil, onun yerine ne koyduğuyla ilgilidir.

Metnin felsefi damarı tam da bu noktada, "hiçlik" ve "anlam arayışı" kavramlarının kesişiminde derinleşiyor. Buradaki hiçlik, yaşamın değersizliğinden ziyade, hazır anlamların çöküşüyle yüzleşen insanın karşılaştığı boşluktur. Burada romanın şu ihtimali sorguladığına tanık oluyoruz: Birey her zaman hakikati mi arar, yoksa kimi zaman bu dondurucu boşlukla karşılaşmamak için kendisine inanabileceği yeni hakikatler mi yaratır?

Bu varoluşsal sorgulama, romanın devrim fikrine bakışını da genişletiyor. İnsanların barikatlara çıkmasının ya da hayatlarını tehlikeye atmasının ardındaki yegâne güç ekonomik veya siyasal yoksunluk değildir. Tüm bu yoksunlukların yanında, insanın kendisinden daha büyük bir amaca bağlanarak hayatının bir anlam taşıdığına inanma ihtiyacı da eylemin görünmeyen kaynaklarından biri olabilir. Devrimci Avrupa eski aidiyetleri parçalayıp yerine milleti, yurttaşlığı ve eşitlik idealini koyarken, her yeni kavram kendi iktidarını ve krizini de beraberinde getirir.

Aidiyet ve özgürlük arasındaki bu gerilim, bütün bağlardan kurtulmanın bir çözüm olmadığını, aksine insanı insan yapan şeyin kurduğu bağlar olduğunu gösteriyor. Belki de asıl mesele ait olup olmamak değil, insanın neye ve nasıl ait olduğudur. Yazarın bu düğümü mutlak bir doğruyla çözmekten ziyade okurun zihnine bırakması, metnin felsefi gücünü çok daha etkili kılıyor.

Aidiyetin doğasına dair bu sorgulama, romanın kilit karakterlerinden Marie’nin hikâyeye dâhil olmasıyla yepyeni bir boyut kazanıyor. Sylvain, büyük siyasal davaların insanın kendi hiçliğinden kaçmak için sığındığı yeni aidiyetlere dönüşebileceğinden kuşkulanırken, Marie’nin varlığı onu daha yalın ve kişisel bir bağın imkânıyla karşı karşıya bırakıyor. Böylece roman başka bir soruya açılıyor:

İnsanı ayakta tutan hakikat yalnızca barikatlarda savunulan büyük ülkülerde mi aranmalıdır, yoksa gürültüsüz ve iddiasız bir insani bağda da bulunabilir mi?

Romanın anlatım biçimi de bu karşıtlığı destekliyor. Devrim, siyaset ve özgürlük üzerine düşünceler çoğu kez tartışmaların ve kalabalıkların içinde ses kazanırken, Sylvain ile Marie arasındaki bağ daha çok suskunluklar, bakışlar ve küçük jestler üzerinden kuruluyor. Böylece büyük fikirlerin gürültüsü karşısına, insanın bir başkasıyla kurduğu ilişkinin sessizliği yerleşiyor.

Romanın içinde ilerlerken dış dünya ile Sylvain’in iç dünyası giderek birbirinin yankısına dönüşüyor. Sokaklarda eski düzenin duvarları yıkılırken, Sylvain’in zihnindeki kalıplar da yerle bir oluyor. Ve nihayetinde Hayat Manastırı, tarihsel bir kırılmanın içinden geçerek insan varoluşuna dair daha temel bir soruna ulaşıyor:

Hazır cevapların ve verilmiş kimliklerin dışında kalmak, ilk bakışta büyük bir özgürlük vaadi sunar. Fakat artık size yol gösterecek kesin bir otorite veya sığınacak bir mazeret kalmadığında, rotayı çizmek tamamen bireyin kendi omuzlarına biner.

Özgürlüğün o baş döndürücü, gerçek ağırlığı da tam olarak burada başlar.

Yazar: Gülsen Doğaner

Previous
Previous

Neden hâlâ ‘Hocam, bu sınavda çıkar mı?’ diyoruz?

Next
Next

Dehanın Bedelini Kim Öder?