Dehanın Bedelini Kim Öder?

Paris, 1746’nın sonları. Jean-Jacques Rousseau, tek bir mumun aydınlattığı odasında ahşap masaya eğilmiş, kalemini kâğıtların üzerinde gezdiriyor. Sessizliği yalnızca kalemin kâğıda sürtünürken çıkardığı hışırtı ile mum fitilinin arada bir duyulan çıtırtısı bozuyor. Yan odada, hayatına kısa süre önce giren genç Thérèse Levasseur uyuyor. Thérèse hamile; ilk çocuklarını bekliyorlar. Ancak bu yeni hayatın sevinci, Rousseau’nun içinde giderek büyüyen sessiz bir kaygıyla gölgeleniyor.

Rousseau pencereye yaklaşıp geceyle tenhalaşan Paris sokaklarına bakarken zihninde kaçamadığı o soru yankılanıyor: Çocuk dünyaya geldiğinde ona nasıl bakacak? Müzik notası kopyalayarak ya da yanında çalıştığı zengin Dupin ailesinin sağladığı kısıtlı desteklerle bu çarkı döndürmek mümkün mü? Daha da önemlisi, gündelik geçim kaygısı, evin bitmek bilmeyen ihtiyaçları ve aile hayatının gürültüsü, zihninde yeni yeni filizlenen düşüncelerin gelişmesini engellerse ne olacak?

Bu sahnenin ayrıntıları elbette kurmacadır ancak bildiğimiz somut bir tarihsel gerçek var: Rousseau, 1746 yılında hayatının geri kalanında peşini bırakmayacak bir kararın eşiğindeydi. Rousseau’nun kendi anlatımına göre, 1746 ile 1752 yılları arasında Thérèse’ten doğan beş çocuğu da kısa süre içinde Paris’teki kimsesiz çocuklar yurduna bırakıldı. 18. yüzyıl Fransa’sında bu tercih, çocukları yalnızca bir kuruma teslim etmek anlamına gelmiyordu. Dönemin yetimhanelerindeki ağır koşullar ve yüksek bebek ölüm oranları göz önüne alındığında, bu karar çocukları neredeyse ölüme göndermekle eşdeğerdi.

Rousseau’nun bu tutumunu yalnızca kişisel bir kaçış olarak görmek kolaydır. Oysa asıl çelişki daha derindedir: Toplumun insana ahlak ve düzen adına biçtiği rolleri sorgulayan Rousseau, kendi hayatında bu rollerin yükünü başkalarına bırakıyordu.

Rousseau bu tercihini yakın çevresinden bütünüyle gizlemedi; yıllar sonra kaleme aldığı ve iç dünyasını gelecek kuşakların yargısına açtığı otobiyografik yapıtı İtiraflar’da (Les Confessions) önemli bir hesaplaşma konusu hâline getirdi. Bu eserde tutumunu haklı göstermek için ardı ardına gerekçeler sıralıyordu. İlk gerekçesi, kuşkusuz maddi imkânsızlıklardı. Bir baba olarak çocuklarını sefalete sürüklemek istemediğini iddia ediyordu. Hatta durumu kendince felsefi bir meşruiyete bürümeye çalışarak, yetimhanede büyüyecek çocukların alacağı kamusal eğitimin onları aristokrat ya da burjuva yozlaşmasından uzak, dürüst birer işçi veya köylü olarak yetiştireceğini; bunun da çocuklar için daha “hayırlı” olacağını savunuyordu. Thérèse’in ailesinin, özellikle de baskın mizaçlı kayınvalidesinin çocuklar üzerindeki olası kötü nüfuzundan kaçınma arzusunu da bu gerekçelere ekliyordu.

Ancak İtiraflar, Rousseau’nun yaşamına ilişkin diğer bilgilerle birlikte okunduğunda, bu gerekçelerin ardında daha kişisel bir kaygı bulunduğu görülebilir: Aile hayatının getireceği rutin işlerin ve bağımlılıkların düşünsel özgürlüğünü sınırlaması. Madame d’Épinay ile Madame de Luxembourg’un daha sonra çocukların bakımını üstlenmeyi teklif etmiş olmaları da bu yorumu destekler. Onun için yazabilmek ve düşünsel bağımsızlığını koruma arzusu, kendisine bağımlı ve savunmasız insanlara karşı taşıdığı sorumluluğun önüne geçmişti.

Bu durum, felsefe tarihinin en bilinen polemiklerinden birine de zemin hazırladı. Rousseau, 1762’de ideal çocuk eğitimini ve insan doğasının gelişimini konu alan Émile’i yayımladı. İki yıl sonra Voltaire, eser ile Rousseau’nun özel yaşamı arasındaki çelişkiyi polemik konusu yaptı. 1764’te yayımladığı imzasız Yurttaşların Duyguları (Le Sentiment des citoyens) broşüründe, Rousseau’nun çocuklarını kimsesizler yurduna bıraktığını açıklayarak onu ikiyüzlülükle suçladı. Voltaire, Rousseau’nun idealize ettiği eğitim teorisi ile özel yaşamındaki bu tercihi arasındaki derin uçurumu, onun düşünsel ve ahlaki otoritesini sarsacak etkili bir silaha dönüştürmüştü.

İşte tam da burada durup sormak gerekir: Bir düşünürün özel yaşamı ile savunduğu ilkeler arasındaki çelişkiyi göstermek, onun düşüncesini kendiliğinden çürütür mü; yoksa yalnızca düşünürün ahlaki otoritesini mi sarsar?

Michel Foucault’nun felsefesi, bu soruya yanıt ararken son derece katmanlı bir analiz zemini sunar. Foucault’nun iktidar analizleri, toplumun “ahlak” ya da “makbul yaşam” adına ürettiği normların masum ve tarafsız olmayabileceğini; kimi zaman bireyleri hizaya sokan ve öngörülebilir kılan disipline edici işlevler üstlenebileceğini gösterir. İktidar, bu ahlaki kodlar üzerinden kime "iyi bir vatandaş", kime "sorumlu bir baba" diyeceğini belirler. Dönemin toplumsal düzeni, babalığı belirli ekonomik, ailevi ve otoriter yükümlülükler içinde tanımlarken Rousseau’ya bu çerçevede belirli bir rol dayatıyordu. Rousseau bu normatif toplumsal kodu ihlal etmiş ve İtiraflar yapıtında kendi benlik anlatısını merkeze alarak yaşamının anlamını ve hakikatini yeniden kurmaya girişmiştir.

Foucaultcu bir okuma, bu rollerin ne ölçüde tarihsel olarak üretildiğini sorgulamamızın önünü açar. Ancak bu bakış, çocuğa karşı temel bakım sorumluluğunu yalnızca toplumsal bir disiplin normuna indirgememizi haklı çıkarmaz. Nitekim Foucault, ahlakı yalnızca bireylere dışarıdan dayatılan bir kurallar bütünü olarak ele almaz; davranış kodları ile bireyin kendisini ahlaki bir özne olarak kurma biçimleri arasında ayrım yapar. Bu ayrım, toplumsal normları sorgulamamızı sağlarken her norm ihlalini kendiliğinden etik bir özgürleşme olarak görmemizi de engeller.

Bu bakımdan Foucaultcu çerçeveden hareketle Rousseau’yu bir “özgürleşme kahramanı” olarak görmek yanıltıcı olur. Toplumsal baba rolünü reddederek düşünsel üretimine alan açması, tercihini kendiliğinden etik bir özneleşmeye dönüştürmez. Bir toplumsal normu ihlal etmek, başkalarını kendi amaçları uğruna araçsallaştırmayı meşru kılmaz. Foucaultcu ayrım, tam tersine, Rousseau’nun kendisini hangi pratiklerle ve başkalarına hangi bedelleri ödeterek kurduğunu sorgulamamızı gerektirir.

Rousseau’nun düşünsel özgürlük arayışı, Thérèse’in iradesini sınırlayan ve çocukların yaşamını tehlikeye atan örtük bir iktidar ilişkisine dayanıyordu. Beş kez doğum yapan ve Rousseau’ya kıyasla sosyal ve ekonomik açıdan çok daha kırılgan bir konumda bulunan Thérèse’in bu karardaki iradesinin ne ölçüde özgür olduğu da ayrıca sorulmalıdır. Nitekim Rousseau, ilk çocuğun bırakılması konusunda Thérèse’i büyük güçlükle ikna ettiğini, onun bu karara titreyerek boyun eğdiğini bizzat anlatır.

Üstelik bu ayrıcalık mantığı Rousseau’ya özgü değildir. Düşünce tarihinde, zihinsel üretimi ve “deha anlatısını” koruma adına insani sorumlulukların ihmal edildiği ya da başkalarının yaşamlarının araçsallaştırıldığı başka örnekler de vardır. Söz gelimi, Aristoteles’in Politika’da özgür erkeğin siyaset ve felsefeyle uğraşabilmesini kölelerin ve hane halkının emeğine dayanan bir düzen içinde tasarlamasında benzer bir ayrıcalık mantığı görülür. Yüzyıllar sonra Schopenhauer da Kadınlar Üzerine adlı metninde kadınları büyük zihinsel işlere uygun görmeyerek onları çocuk bakımı, itaat ve erkeğe eşlik etme rolleriyle sınırlandırır. Böylece düşünsel üretim, erkeğe ayrılmış yüksek bir faaliyet olarak yüceltilirken bu üretimi mümkün kılan gündelik hayatın yükü kadınlara ve bağımlı kişilere bırakılır. Aristoteles ile Schopenhauer’ın farklı biçimlerde kuramsallaştırdığı bu ayrıcalık mantığının bireysel bir benzeri, Rousseau’nun tercihinde de görülebilir: Rousseau da kendi düşünsel bağımsızlığının bedelini savunmasız çocuklarına ve Thérèse’e ödetmiştir.

Peki Rousseau’yu, özel yaşamındaki bu ağır kusur ile insanlığa bıraktığı büyük düşünsel miras arasındaki gerilim içinde bugün nasıl değerlendirmeliyiz?

Bu soru karşısında iki kolaycı ve indirgemeci tutumdan kaçınmak gerekir. İlk tuzak, Rousseau’yu özel yaşamındaki bu ağır kusur üzerinden tümüyle mahkûm ederek Toplum Sözleşmesi’nden Émile’e uzanan ve modern siyaset düşüncesiyle pedagojiyi derinden etkileyen külliyatını bir ikiyüzlülük parantezine hapsetmektir. İkinci ve aynı ölçüde sorunlu tuzak ise Rousseau’nun çocuklarını terk edişini “dehanın zorunlu bedeli” olarak sunup meşrulaştırmaktır.

Rousseau vakasında gördüğümüz, yazarın kişiliğinden eserinin değerine doğru yapılan bu yargısal sıçrama yalnızca 18. yüzyıla ait değildir. Orhan Pamuk, 2026 yılının şubat ayında Masumiyet Müzesi dizisinin gala gecesinde romanın erkek bakışını değerlendirirken, “Bütün Orta Doğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden ne yazık ki bende de biraz var,” demişti. Bu söz, erkek egemen zihniyete yönelik bir özeleştiri olarak okunabileceği gibi, cinsiyetçi tahakkümü Orta Doğulu erkek kimliğine hapseden genelleyici ve oryantalist bir ifade olarak da eleştirildi. Pamuk ise birkaç gün sonra verdiği söyleşide “Bizimki gibi ülkelerde feministler her zaman haklıdır,” diyerek erkek bakışının dışına çıkmaya çalıştığını ve romanın merkezinde erkeklerin kadınlarla kurduğu ilişkinin bulunduğunu belirtti.

Pamuk’un bu açıklaması eleştirileri yatıştırmadı. Bazı köşe yazarları yalnızca sözün içeriğini tartışmakla kalmadı; Pamuk’u kendi medeniyetine yabancılaşmış aydın tipinin temsilcisi sayarak tartışmayı onun kültürel aidiyetine, kişiliğine ve hatta romancılığına taşıdı. Elbette Pamuk’un tartışmalı sözleriyle Rousseau’nun çocuklarını ölüm tehlikesi barındıran koşullara terk etmesi aynı ahlaki düzlemde değerlendirilemez. Ancak her iki tartışmada da benzer bir yargısal sıçrama görülür: Yazarın ahlaki veya siyasal otoritesindeki sarsıntı, eserlerinin düşünsel ve estetik değerini de hükümsüz saymanın gerekçesi haline getirilmektedir.

Bir yazarın ya da düşünürün eserini hayatındaki bir kusura indirgemek ne kadar haksızsa, o kusuru dehanın zorunlu bedeli olarak yüceltmek de o kadar haksızdır. Rousseau’nun düşüncesi, yaşamındaki bu ağır kusura rağmen değerini ve sarsıcılığını korur. Ne var ki külliyatının önemi, düşünsel özgürlüğünün bedelini kendisine bağımlı ve savunmasız insanlara ödetmesini etik bir özgürleşme olarak görmemize izin vermez.


Next
Next

Bir Şehrin Gölgesinde Büyüyen Hikâye: Nar Ağacının Altında