Bir Yayıncıdan Yeni Yazarlara Notlar
Son yıllarda yayınevlerine ulaşan dosyaların arttığını hem kendi yayıncılık deneyimimde hem de editörlerle sohbetlerimde gözlemliyorum. Bir editör arkadaşım, pandemi döneminde kendilerine gelen dosya sayısının önceki yıllara göre belirgin biçimde arttığını söylemişti. Pandemi geride kaldı ama yazdıklarını kitaplaştırmak isteyenlerin ilgisi sürüyor. Yapay zekânın yazmayı ve metin üzerinde çalışmayı kolaylaştırmasının da bunda payı olabileceğini düşünüyorum.
İnsanların yazmaya yönelmesi güzel. Yazmak, insanın kendine dönmesinin yollarından biri. Bazen içimizdeki gedikleri kapatır, taşları yerine koyar; derler, toplar, düzenler. Bazen de zaten karışık olan düşünceleri daha fazla karıştırır. Ama o karışıklığın içinde bile daha önce fark etmediğimiz bir duyguyla karşılaşabiliriz. Neye öfkelendiğimizi, neyi özlediğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu yazarken anlayabiliriz.
Her Şey Yazmakla Başlıyor
Bu satırları, yazmaya hevesli ve yazdıklarını yayımlatmak isteyenler için kaleme alıyorum. İlk kitabımı bir öfke anında yazmaya başladığımı hatırlıyorum. Başlangıçta kitap yazmak gibi bir düşüncem yoktu. İçimde birikenler, söyleyemediklerim bir anda kelimelere dönüşmüştü. Yazdıkça bir yönetim kitabı ortaya çıkıyordu. İş hayatında eksikliğini hissettiğim liderliğe, karşılaştığım yönetim zaaflarına bir tepkiydi.
Şimdi hatırlayınca gülümsüyorum. Yazmıştım yazmasına ama onu nasıl yayımlatacağımı hiç düşünmemiştim. Zaten başlangıçta yayımlatmak önemli değildi. Yazmak, öfkemi dışarı dökmek için bir yoldu. Fakat zamanla sayfalar çoğaldı, içerik derinleşti, konu genişledi. Bir süre sonra öfkemi unutmuştum. Artık bir eser ortaya koymak istiyordum.
“İyi oluyor,” diyordum kendi kendime. İçim kıpır kıpırdı. “Çok iyi oluyor!”
Yazmaya başlayıp biraz yol alan pek çok kişiye bu heyecan yabancı gelmeyecektir. Ama bu heyecan, yazmanın her aşamasında aynı kalmaz. Bazen hızınız düşer, enerjiniz azalır; vazgeçmenin kolaylığıyla devam etmenin zorluğu arasında gidip gelirsiniz. Günlerce, aylarca aynı sayfalara dönersiniz. Sonra nasıl ifade edeceğinizi bir türlü bilemediğiniz bir düşünce cümlesini bulur. Devam edersiniz. Yazdıklarınızda kendinizden o kadar çok şey vardır ki metinle aranızdaki mesafe giderek kapanır. Onu yere göğe koyamazsınız. Artık o sayfalar sizin bir parçanız olmuştur. Her satır paha biçilmezdir.
Ama sizin için… En çok sizin için.
Sonra o metni bir başkasının değerlendirmesine sunmanız gerekir. Heyecanınıza tedirginlik karışır. Anlatmak istediğinizi anlayacaklar mı? Sevdiğiniz cümleleri onlar da sevecekler mi? Ya beğenmezlerse… Kesin anlamayacaklar. Bir Martin Eden vakası daha…
Şimdi burada biraz duralım. Kızgınlık, öfke, anlaşılmamanın verdiği yalnızlık… Böyle hissetmek doğal. Ancak hem yazar hem yayıncı olarak yaşadıklarım bana bu aşamada metnimizle kurduğumuz ilişkiye yeniden bakmamız gerektiğini öğretti. Hepimiz eserimizi sahiplenmek, onu korumak isteriz. Peki, onu geliştirebilecek eleştirilere kapıyı kapattığımızda gerçekten eserimizi mi koruyoruz, yoksa hayallerimizi sorgulamaktan mı kaçıyoruz?
Gelelim işin zor tarafına. Bir metnin sizin için taşıdığı değer, yayıncı ve okur açısından kendiliğinden oluşmaz. Onların bu değeri metnin içinde bulması gerekir. Sizi yazmaya iten öfke, heyecan ya da acı çok güçlü olabilir. Fakat bu duyguların sizin için güçlü olması, okura da aynı yoğunlukta geçeceği anlamına gelmez. O duyguyu okura taşıyacak dili ve anlatımı kurmak da yazarlığın bir parçasıdır.
Üstelik bir kitabın yayımlanması, görünür olması ve okuruna ulaşması ayrı ayrı emek gerektiriyor. Her aşamasında görünmeyen ellerin payı var. Ancak bu çabaların karşılığını bulması her zaman kolay olmuyor. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2025 yılı raporuna göre ISBN verilen materyal sayısı önceki yıla kıyasla yaklaşık yüzde 8,6 artarken bandrollü basılı kitap üretimi yüzde 1,5 azalmış. ISBN verileri dijital ve sesli yayınları da kapsadığı için bu iki oranı doğrudan karşılaştıramayız. Yine de yayın çeşitliliğinin artmasının, daha fazla nüsha basıldığı anlamına gelmediğini görebiliriz.
Yayınevleri, yayın kararlarını verirken bir yandan da editörlük, tasarım, baskı, dağıtım ve tanıtım giderlerini hesaba katmak zorunda. Kâğıt ve yurt dışı telif gibi döviz hareketlerinden etkilenen maliyetler ve bir kitabın kaç okura ulaşacağına ilişkin belirsizlik, özellikle yeni yazarlara yer açmayı zorlaştırabiliyor. Dolayısıyla bir dosya değerlendirilirken edebî niteliğinin yanında yayınevinin bütçesi, yayın çizgisi, takvimi ve ulaşabildiği okur kitlesi de hesaba katılıyor. Olumsuz yanıt almak, her zaman kötü bir metin yazdığınız anlamına gelmiyor. Ama her olumsuz yanıtı yalnızca piyasa koşullarıyla açıklamak da metninizi geliştirme fırsatını elinizden alabiliyor.
Peki, ilk kitabını yayımlatmak isteyen biri bu durumda ne yapmalı?
Burada yazar adaylarına, ilk taslağı tamamlamakla metni yayımlanmaya hazır hâle getirmek arasında bir mesafe olduğunu kabul etmelerini öneriyorum. Son cümleyi yazdığımızda yaşadığımız heyecan çok kıymetli. Ne var ki işimiz orada bitmiyor. Bir süre sonra o sayfalara başka bir gözle dönmemiz gerekiyor. Kendi yazdıklarımızı yeniden okuyabilmek ve gerektiğinde değiştirmeyi göze alabilmek bu sürecin en zor taraflarından biri.
Karşılaştığım pek çok yazar adayının, yazdığı esere dışarıdan bakmakta zorlandığını görüyorum. Böyle zamanlarda eleştirileri metne değil, doğrudan kendilerine yöneltilmiş gibi algılayabiliyorlar. Bunu anlayabiliyorum. İnsan emek verdiği sayfalarda değişmesi gerekenleri görmekte, görse bile bunları değiştirmekte zorlanabiliyor. Ben de bir defasında, aylarca üzerinde çalıştığım bir metni henüz tamamlamadan en başa dönüp yeniden yazmak zorunda kalmıştım. Verdiğim en zor kararlardan biriydi ama gerekliydi.
Bu yaklaşımı benimseyen bir yazarla çalışmanın yayınevleri için de önemli olduğunu düşünüyorum. Kendi yayıncılık deneyimimden söz edecek olursam Vis Kitap’ta bir dosyayı değerlendirirken yazarın önerileri dinlemeye ve metni üzerinde yeniden çalışmaya istekli olmasını önemsiyoruz. Başka yayınevlerinin öncelikleri farklı olabilir ancak bizim için metnin edebî niteliğinin yanı sıra yazarla nasıl bir çalışma yürütebileceğimiz de önemli.
Editoryal çalışma, yazarın her öneriyi kabul etmesi anlamına gelmez. Yazarın metniyle ne yapmak istediğini anlatabilmesi, editörün de önerilerini gerekçelendirmesi gerekir. Bazen bir cümleyi korumak, bazen bir bölümü çıkarmak için uzun uzun konuşulur. Eseri birlikte sahiplenmek biraz da bu konuşmalara alan açabilmektir.
Tanıtım konusunda da yazarın desteğine ihtiyaç var. Gördüğüm kadarıyla yayınevleri, yazarın okurla nasıl ilişki kurabileceğine giderek daha fazla dikkat ediyor. Bu nedenle başvurunuzda söyleşilere, etkinliklere ve tanıtım çalışmalarına nasıl katkıda bulunabileceğinizi belirtmeniz yararlı olabilir. Yapamayacağınız şeyleri vadetmeden, bu sürecin içinde olmaya istekli olduğunuzu göstermeniz yeterli. Yazarın, o güne kadar tek başına büyüttüğü eserin heyecanını, artık ona emek veren başkalarıyla da paylaşmaya hazır olması gerekiyor. İş birliği zaten biraz da bu demek değil mi?
Yayınevi dosyanızı değerlendirirken sizin de nasıl bir ekiple çalışmak istediğinizi düşünmeniz önemli. Doğru yayınevi, her zaman büyük yayınevi olmayabilir. Eserinizi anlamaya çalışan, editoryal önerilerini gerekçelendiren ve sizinle açık iletişim kuran bir ekiple çalışmak, sunulan koşullar kadar dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konu.
Yapay Zekâ ve Metnin Sesi
Hangi öneriyi neden kabul ettiğimizi bilmek, yapay zekâdan yararlanırken de önem taşıyor. Bu araçlar, yazarken sorularımızı tartışmamıza ve farklı seçenekleri değerlendirmemize imkân sunuyor. Fakat bana kalırsa en büyük risklerinden biri metni düzeltirken ona kişiliğini veren özellikleri de silmeleri. Her pürüzü gidermek metni güzelleştirmiyor. Bazen bir duraksama, bir tekrar ya da hatalı görünen bir cümle, anlatının duygusunu taşıyor. Bunları kaldırdığımızda metin daha akıcı hâle gelse bile insani bir şey eksilebiliyor.
Bana göre bir eseri güzel kılan kusursuz bir anlatımdan ziyade insani özünü koruyarak kurduğu dengedir. Yazarken sürekli bu dengeyi ararız. Bir sahnede uzun bir betimleme gerekirken başka bir yerde bir tek cümle yeterli olabilir. Bazen dilin pürüzsüzlüğü, karakterin sesini zayıflatır. Bazen de çok sevdiğimiz bir cümle, anlatının akışını bozar. Yazdığımızı bir yandan içimizde hissederken bir yandan da okurun gözünden değerlendirmeye çalışırız. Bu iki bakış arasında gidip gelmek bazen insanı deliliğin sınırlarında dolaştırır.
Yapay zekâdan aldığımız düzgün ve akıcı bir öneri, aradığımız dengeyi kurmayabilir. Metne neden koyduğumuzu bildiğimiz bir tekrarı kaldırabilir, karakterin tereddüdünü gereksiz bulabilir ya da anlatının ihtiyaç duyduğu sessizliği açıklamalarla doldurabilir. Öneri tek başına güzel görünse bile eserin içinde aynı etkiyi yaratmayabilir.
Bu nedenle bu araçları kullanıyorsanız, yazarlık bilginizi geliştirecek bir öğretmen gibi kullanmanızı öneririm. Bir cümlenin neden işlemediğini sorun. Farklı seçeneklerin neyi değiştirdiğini tartışın. Sonra metninize dönüp kendi kararınızı verin. Gerektiğinde önerisini reddedin ve en önemlisi ondan daha iyi bir cümle kurabileceğinize güvenin.
Çünkü bir süre sonra her kararı ona bırakırsanız yazıyı yazan o, önerileri uygulayan siz olabilirsiniz. Metnin akıcı görünmesi, sizin sesinizi taşıdığı anlamına gelmez. Yayıncının masasındaki asıl soru da budur: Bu metnin kendine ait bir sesi var mı? Yazar, neyi neden yaptığını biliyor mu?
Bu konuda söylenecek öyle çok şey var ki. Yazarlık yolculuğu, yapay zekâ kullanımı, yazarken dikkat edilecekler… Bunların her biri ayrı bir yazının konusu. Belki ileride bunları da ele alırım.
Burada özellikle üzerinde durmak istediğim, bir dosyanın ardındaki emekle o dosyaya verilen yayın kararının her zaman örtüşmediği. Eserini yayımlatmak isteyen bir yazara olumsuz yanıt vermek benim için gerçekten zorlayıcı olabiliyor. O emeği, heyecanı ve bekleyişi biliyorum. Yine de her esere yayın programımızda yer veremiyoruz.
İlk kitabını yayımlatmak isteyenlerin, yazarken duydukları heyecanı korurken metinlerine yeniden bakmaya da açık olmalarının kıymetli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden eleştirileri dinleyin, öğrenin, gerektiğinde baştan yazın. Kitabınızı elinize almak elbette güzel bir hedef. Ancak o eserin bir ömür boyunca sizin adınızı taşıyacağını unutmayın. Doğru kişilerle çalışın, metninize olgunlaşması için kendinize zaman tanıyın.
Ve yazmaya devam edin. Yazdıklarınızı sorgulayın, daha iyisini arayın. Ümitsizliğe kapıldığınızda, bir yayınevinden olumsuz yanıt aldığınızda, bir cümleyi bir türlü kuramadığınızda da… Yazın, yazın, yazın.