Yazılarını Yayımlatmak Üzerine

Jack London

Getting Into Print

The Editor, Mart 1903

Birisi dergilere iki üç yazı satar satmaz ya da bir yayıncıyı kitabını basmaya razı eder etmez bütün arkadaşları bunu nasıl başardığını sorar. Öyleyse kitapları yayınevlerine, öyküleri dergilere kabul ettirmenin hayli ilgi çekici bir iş olduğu sonucuna varabiliriz.

Benim için de hayli ilgi çekiciydi, hatta yaşamsal bir önem taşıdığını söyleyebilirim. Durmadan dergi ve gazete karıştırır, bütün o yazıların yazarlarının bunları yayımlatmayı nasıl başardığını merak ederdim. Bunu bilmenin benim için ne kadar önemli olduğunu anlatmak için şunu söyleyeyim: Bir sürü borcum vardı, hiçbir mal varlığım ve gelirim yoktu. Doyurmam gereken birkaç boğaz, bir de kendi ihtiyaçları yüzünden kiramı az çok düzenli ödememi bekleyen yoksul, dul bir ev sahibem vardı. Kolları sıvayıp dergilerin kapısını çalmaya başladığımda ekonomik durumum tam olarak böyleydi.

Asıl meseleye gelirsek, bu iş hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyordum. Büyük yayıncılık merkezlerinden uzakta, Kaliforniya’da yaşıyordum. Bir editörün neye benzediğinden bile haberim yoktu. Yazdıklarını yayımlatmaya çalışmak şöyle dursun, kendim dışında yazı yazmaya kalkışmış tek bir kişi bile tanımıyordum. Daha da kötüsü, bu konuda ne kadar bilgisiz olduğumu göstermek için söyleyeyim: Ne “Yazılarınızı Satabileceğiniz 500 Yer” adlı rehberden ne de The Editor dergisinden haberim vardı.

Bana yol gösterecek, deneyiminden yararlanabileceğim kimse yoktu. Ben de oturup yazarak kendi kendime öğrenmeye başladım. Her şeyi yazıyordum: kısa öyküler, makaleler, fıkralar, şakalar, denemeler, soneler, baladlar, villanelle’ler, triolet’ler, şarkılar, dört ayaklı iambik ölçüyle hafif oyunlar, uyaksız ölçülü dizelerle ağır trajediler…Bu çeşit çeşit eserleri zarflara koyuyor, dönüş pullarını ekliyor ve postaya veriyordum. Ah, ne kadar üretkendim!

Yazılarım günbegün birikiyordu; sonunda onlara pul bulmak, dul ev sahibemin geçimini sağlaması kadar büyük bir soruna dönüşmüştü.

Bütün yazılarım geri geldi. Geri gelmeye de devam ettiler. Süreç, ruhsuz bir makinenin işleyişini andırıyordu. Yazıyı posta kutusuna atıyordum. Aşağı yukarı belli bir süre geçtikten sonra postacı onu bana geri getiriyordu. Yanında da basmakalıp bir ret kâğıdı bulunuyordu. Makinenin öteki ucundaki bir parça, çarklarla kollardan oluşan usta işi bir düzenek -damarlarında kan dolaşan, soluk alıp veren canlı bir insan olamazdı bu- yazıyı başka bir zarfa aktarmış, gönderdiğim zarfın içindeki pulları çıkarıp yeni zarfın dışına yapıştırmış ve ret kâğıdını eklemişti.

Bu böyle aylarca sürdü. Hâlâ karanlıkta el yordamıyla ilerliyordum. Zerre kadar deneyim kazanmış değildim. Şiir mi düzyazı mı, şaka mı sone mi, kısa öykü mü deneme mi daha kolay satılır, başlangıçtakinden fazlasını bilmiyordum. Yine de bulanık, belirsiz birtakım fikirlerim vardı. Bin sözcük için en az on dolar ödendiğine, iki üç yazı yayımlatabilirsem editörlerin eserlerime hücum edeceğine inanıyordum. Bunun yanında, bir yazının editörün elinde dört beş ay gibi önemsiz bir süre kalmasının mutlaka satıldığı anlamına gelmediğini de düşünüyordum.

Doğruluğuna içtenlikle inandığım, bin sözcük için en az on dolar ödendiği bilgisini bir gazetenin pazar ekinden edindiğimi itiraf etmeliyim. Ücret beklentim konusunda ne kadar alçakgönüllü olduğumu da söylemem gerekir. Bırakın başkaları en yüksek ücreti alsın, diye düşünüyordum. O muazzam tutar ne kadarsa artık! Bana gelince, ben her zaman en düşük ücrete razı olacaktım. Üstelik bir kez işe koyulunca günde üç bin sözcükten fazla yazmayacak, haftada da yalnızca beş gün çalışacaktım. Böylece hem dinlenmeye bol bol vaktim kalacak hem de piyasayı yazıya boğmadan ayda altı yüz dolar kazanacaktım.

Dediğim gibi, makine aylarca çalışmayı sürdürdü. Sonra bir sabah postacı bana bir mektup getirdi. Dikkatinizi çekerim, bir mektup; uzun, kalın bir zarf değil, kısa ve ince bir mektup. Hem de bir dergiden. Pul sorunumla ev sahibesi sorunum beni acımasızca köşeye sıkıştırmıştı ve bir dergiden gelen bu kısa, ince mektup her iki sorunu da kesinlikle bir çırpıda çözecekti.

Mektubu hemen açamadım. Kutsal bir şey gibiydi. İçinde bir editörün yazıya dökülmüş sözleri vardı. Temsil ettiği derginin birinci sınıf dergilerden olduğunu sanıyordum. Dergiye dört bin sözcüklük bir öykü gönderdiğimi biliyordum. Acaba ne kadar ödeyecekler, diye sordum kendime. Her zamanki alçakgönüllülüğümle cevap verdim: En düşük ücret, elbette kırk dolar. Böylece kendimi her türlü hayal kırıklığına karşı güvenceye aldıktan sonra mektubu açtım ve belleğime sonsuza dek ateşten harflerle kazınacağını düşündüğüm satırları okudum. Heyhat! Üzerinden birkaç yıl ancak geçti ama mektupta tam olarak ne yazdığını şimdiden unuttum. Yine de özü şuydu: Öykümü yayımlanmaya uygun bulmuşlardı, gelecek sayıda basacaklardı ve karşılığında bana beş dolar ödeyeceklerdi. Bütün bunlar soğuk bir dille bildirilmişti.

Beş dolar! Bin sözcüğe bir dolar yirmi beş sent! O anda oracıkta ölmemiş olmam, hayatta kalıp sonunda herkesin en yaşlısı olabilecek kadar dayanıklı bir ruha sahip olduğumu gösteriyor.

Beş dolar! Ne zaman ödeyeceklerdi? Editör bunu bile belirtmemişti. Teklifi kabul ettiğimi ya da reddettiğimi bildirecek bir pulum bile yoktu. Tam o sırada ev sahibemin küçük kızı arka kapıyı çaldı. Hem pul hem de kira sorununu artık bir an önce çözmem gerekiyordu. Belli ki en düşük ücret diye bir şey yoktu. Geriye kömür küremekten başka çare kalmamıştı. Bunu daha önce de yapmış ve daha çok para kazanmıştım. Yeniden yapmaya karar verdim. “Black Cat” dergisinden gelen teklif olmasaydı kesinlikle yapardım da.

Evet, “Black Cat.” Postacı bu dergiden bir teklif getirdi. Uzunluğu niteliğini aşan dört bin sözcüklük öykümü yarı yarıya kısaltmalarına izin verirsem kırk dolar ödeyeceklerdi. Bu, bin sözcük için yirmi dolar demekti. İzin vermek mi? Parayı göndersinler de isterlerse iki yarısını birden kessinler, dedim. Onlar da ilk postayla gönderdiler. Az önce sözünü ettiğim beş dolarıysa ancak yayımdan sonra, bir hayli mahcubiyet ve sıkıntı yaşayarak alabildim.

Kömür küreme kararımı unutup daktiloyu dövmeyi sürdürdüm; genç bir kadının pek güzel ifade ettiği gibi, “parmaklarımın ucundan sıfatlar damlatmaya” devam ettim. O sıralarda, nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama The Editor dergisi tesadüfen elime geçti ve okuduğum ilk sayı, boşa harcadığım onca emek için büyük bir pişmanlık duymama yol açtı. The Editor’dan öğrendiklerimin yüzde birini bile burada anlatamam. Ama para kazanmak için yazdığım yazılarla pul ve kira masraflarımı nasıl karşılayacağımı bu dergiden öğrendiğimi söyleyebilirim. Bu tür yazıların piyasasını ve isteyebileceğim ücretleri öğrendim. Böylece her ay masraflarımı karşılayacak kadar sipariş işi yapabiliyor, kalan zamanımı da mali açıdan her zaman riskli olan ciddi çalışmalarıma ayırabiliyordum.

Deneyimlerimi aktardığım bu kısa anlatıyı bitirirken, güçlükle edindiğim birkaç genel sonucu paylaşayım. Geçimi size bağlı biri varsa yazmak uğruna işinizi bırakmayın. En çok para kazandıran tür kurmacadır. Üstelik yeterince iyiyse satılması da daha kolaydır. İyi bir şaka, iyi bir şiirden daha çabuk satılır. Dahası, harcadığınız emeğin karşılığında daha iyi para alırsınız. Yazdıklarınızı basılmış görmek istiyorsanız mutsuz sonlardan, sertlikten, acımasızlıktan, trajediden ve dehşetten uzak durun. (Bu konuda yaptığımı değil, söylediğimi yapın.)

Mizah, yazması en zor, satması en kolay ve karşılığı en iyi ödenen türdür. Bunu yapabilen pek az kişi vardır. Yapabiliyorsanız hiç durmayın. Klondike’la Rand’ın bütün altınlarını bir arada bulmuş gibi olacaksınız. Mark Twain’e bakın.

Kahvaltıdan önce altı bin sözcüklük bir öykü çırpıştırmayın. Çok fazla yazmayın. Emeğinizi bir düzine öyküye dağıtmak yerine bir tek öykü üzerinde yoğunlaştırın. Tembellik edip ilhamı davet etmekle yetinmeyin, elinizde bir sopayla peşine düşün. Onu yakalayamasanız bile ona şaşılacak kadar benzeyen bir şey yakalarsınız. Kendinize günlük bir yazma hedefi koyun ve her gün o hedefi tamamlayın. Yıl sonunda daha çok sözcük yazmış olacaksınız.

Başarıya ulaşmış yazarların kullandıkları teknikleri inceleyin. Sizin parmaklarınızı kestiğiniz aletlerde onlar ustalaşmışlardır. Nasıl yazdıklarının ipuçlarını eserlerinde bulabilirsiniz. İyiliksever birinin gelip size anlatmasını beklemeyin. Kendiniz araştırıp bulun.

Gözenekleriniz açık, sindiriminiz iyi olsun. Bütün kuralların en önemlisinin bu olduğuna eminim. Şimdi bana “Ama Thomas Carlyle’ın sindirimi kötüydü, yine de büyük bir yazardı” demeyin.

Bir not defteri tutun. Onunla yolculuk edin, onunla yiyin, onunla uyuyun. Aklınıza kanatlanıp gelen her başıboş düşünceyi hemen içine kaydedin. Ucuz kâğıt, beynin gri maddesinden daha dayanıklıdır. Kurşun kalemle yazılanlar her zaman bellekten daha uzun ömürlü olur.

Çalışın. Bunu büyük harflerle yazın: ÇALIŞIN. Durmadan ÇALIŞIN. Yeryüzünü, evreni, kuvveti ve maddeyi tanımaya çalışın. Kurtçuktan Tanrı’ya uzanan bütün varoluşta, kuvvetin ve maddenin içinden belli belirsiz ışıldayan ruhu anlamaya çalışın. Bütün bunlarla şunu kastediyorum: Bir hayat felsefesi edinmek için ÇALIŞIN.

Bir hayat felsefeniz olduğu ve onu sağlamca benimsediğiniz sürece, ne kadar yanlış olduğu önemli değildir.

Hayattaki üç büyük şey şunlardır: SAĞLIK, ÇALIŞMAK ve HAYAT FELSEFESİ. Dördüncüsünü ekleyebilirim, hayır, eklemeliyim: İÇTENLİK. O olmadan öteki üçünün hiçbir yararı yoktur. Onunla yücelebilir, devlerin arasında yer alabilirsiniz.

Next
Next

Bir Yayıncıdan Yeni Yazarlara Notlar