O Işığın Ardında Ne Var?

“Gözlerimi kapattığımda görüşüm aydınlanıyor. Küllerin içinden uzak, yıkık bir şehir beliriyor. Gölgelerin arasında bir ışık… Güneş gibi ama değil. Korkmadan ilerliyorum. Yaklaştıkça içim ferahlıyor, gözlerimdeki baskı azalıyor. Işık önce gözlerimi kamaştırıyor. Sonra karşımda uçsuz bucaksız bir vadi açılıyor.”


Ölmeden önce böyle mi hissedeceğiz? Bilmiyorum. Aslında merak etmek de istemiyorum. Ne de olsa bu, üzerinde konuşmaktan çoğumuzun kaçındığı bir konu. Üstelik bize anlatılanlara bakılırsa konuşmamıza da pek gerek yok. Ölümü anlatan öğretiler var. Bazısı korkutuyor, bazısı onu hayatın doğal bir parçası olarak karşılıyor, bazısı da insanın yüreğine dolan bir ışıkla anlatıyor ölüm anını. Tıpkı benim yukarıda bahsettiğim gibi. Kim bilir belki ben de bilmediğim bir şeyi, ona katlanabileceğim bir biçimde hayal etmeye çalışıyorumdur.

Tatsız bir konu bu: Ölüm. Konuşmak istemediğimiz ama varlığını içten içe hissettiğimiz, bir gün öleceğimizi bildiğimiz hâlde kendi ölümümüzü bir türlü gerçek olarak kavrayamadığımız o son. Üzerinde uzlaştığımız ender gerçeklerden biri.

Yine de gerçekliğini kabul etmek, onu tanımak istemek anlamına gelmiyor. Önümüzde uzun bir hayat olduğunu düşünürken ölüm, bildiğimiz ama kendimizden uzak tuttuğumuz bir gerçek olarak kalıyor. Gençken ona karşı daha pervasız oluyor, önümüzde uzanan yılların sonunu pek düşünmüyoruz. Yaş aldıkça durum değişiyor. Geride kalanlar çoğalırken önümüzde ne kadar zaman olduğunu daha sık düşünmeye başlıyoruz. Neleri göreceğiz? Nelere yetişemeyeceğiz? Bizden sonra neler olacak? Merak ediyoruz.

Ölüm düşüncesinde bizi huzursuz eden şeylerden biri de bu soruların bazılarının cevabını hiçbir zaman öğrenemeyecek olmamız. Merakımızın bizi götüremeyeceği bir yer var. Bize sunulan cevaplarla yetindiğimizde ise soruların peşine düşmeden gündelik hayatımıza devam edebiliyoruz. Düşünsenize, ölümün varlığını her gün hatırlayan biri, üretim-tüketim döngüsü içinde daha fazla kazanmak için verdiği çabayı sorgulamadan sürdürebilir mi? Ölümü düşünmek, alıştığımız hayatın akışını sekteye uğratabilir. Üzerinde fazla durmamayı tercih etmemizde bunun da bir payı olmalı.

Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman’da ele aldığı ölüme yönelik varoluş düşüncesi, bu sorgulamayı derinleştiriyor. Burada mesele ölüm anını tasarlamaktan ziyade kendi hayatımızın sonlu olduğunu kavramakla ilgili. Kimse bizim yerimize ölemeyeceği gibi, nasıl yaşayacağımıza ilişkin sorumluluğu da bütünüyle başkalarına bırakamıyoruz.

Ben bu düşünceden kendi hayatıma döndüğümde şunu soruyorum: Zamanım sınırlıysa, onu neye göre harcıyorum? Başkalarının önemli bulduğu şeylerin peşinden mi gidiyorum yoksa kendi seçimlerimin mi?

Ne kadar zor, değil mi, bunları düşünmek? Böyle anlarda insan, bu soruları bir kenara bırakıp gündelik hayatına dönmek istiyor.

Yine de ölüm, düşünmemeyi seçtiğimizde bile hayatımızdan çekilmiyor. Bazen bir kayıpla, bazen zamanın geçtiğini fark ettiğimiz sıradan bir anda kendini hatırlatıyor. Bu hatırlayış merakımızı da körüklüyor olmalı. Hayatta onca şeyi merak ederken ölümü merak etmekten kaçınmak tuhaf olmaz mıydı sizce de? Merakımız ölümün sesini bize duyururken aynı zamanda bizi hayata da bağlıyor. Onun peşinden giderken keşifler yapıyor, kendimize yeni yollar arıyoruz. Bazen uzak bir ülkeyi görmek istiyoruz, bazen bir insanı tanımak, bazen de yapamayacağımızı düşündüğümüz bir şeyi denemek. Bütün bunların sonunda bizi neyin beklediğini bilmesek de kendimizde adım atma gücü bulabiliyoruz.

Merakımız arzularımızın içinde de kendini gösteriyor. Örneğin zengin olmak istediğimizde yalnızca sahip olacaklarımızı değil, bu imkânlarla nasıl bir hayat yaşayacağımızı da düşünüyoruz. Ünlü olmak, sevilmek, takdir görmek… Bazen bir şey olmayı istemek, öyle olmanın nasıl hissettireceğini merak etmekle başlıyor. Henüz yaşamadığımız bir hayatın içine kendimizi yerleştiriyoruz. O hayatın içinde daha rahat konuşacağımızı, daha az çekineceğimizi, bugün bizi inciten şeylere artık aldırmayacağımızı hayal ediyoruz. Arzuladığımız şeyle birlikte kendimizin de değişeceğini düşünüyoruz. Bazen ertesi gün yapacağımız bir konuşma bile bizi yarına bağlıyor. Ne söyleneceğini merak ederken o konuşmadan nasıl biri olarak çıkacağımızı da merak ediyoruz.

Dahası, yalnızca ne olacağını merak etmiyoruz. Duymak istediğimiz bir söz, beklediğimiz bir karşılık da var. Umut işte burada meraka eşlik ediyor. Elbette merak ettiğimiz her şeyin bizi sevindirmesini beklemiyoruz; korktuğumuz bir sonucu da öğrenmek isteyebiliriz. Umut etmek için mutlaka merak duymamız da gerekmiyor. Ama kendi geleceğimiz söz konusu olduğunda, ne olacağını öğrenme isteğimize çoğu zaman iyi bir şeyle karşılaşma arzusu karışıyor. Bu ihtimale tutunuyor ve adım atıyoruz.

Peki ya insan merak etmekten vazgeçerse?

Yarına ilişkin soruları azaldığında, bir zamanlar heyecanla beklediği şeyler de onu eskisi kadar heyecanlandırmayabilir. Bu, umudun mutlaka tükeneceği anlamına gelmez fakat onu besleyen şeylerden biri eksilmiş olabilir. Bir dönem sıkça konuştuğumuz tükenmişlik sendromunu bununla ilişkilendirmek mümkün. Elbette insanın tükenmişliğinde, merakını ve umudunu yitirmesinin dışında pek çok şeyin payı olabilir. Yine de o tükenmişlik hissinde, merakın ve ona eşlik eden umudun azalmasının da bir payı yok mudur?

Yaş aldıkça insanı yarına çağıran şeyler bazen eski gücünü yitiriyor. Önümüzde uzanan zamanla birlikte, o zamana ilişkin sorularımız da azalıyor. Hatta bunun için yaşlanmak bile gerekmiyor. Her yaşta hayatla aramıza mesafe girebiliyor. Belki ölüm o zaman yeniden bir merak konusu hâline geliyordur.

Yıllar boyunca düşünmekten kaçındığımız o son, hayata dair sorularımız azaldığında zihnimizde daha fazla yer bulmaya başlıyor. Bilinmeyeni kendi beklentilerimizle dolduruyor, ölümün ardında bir huzur, bir ferahlık hayal ediyoruz. Ama umduğumuz huzuru bulamama ihtimali de kaygı verebiliyor.

Umutla kaygının böyle iç içe geçmesine yakın çevremde sıkça tanık oldum. İnsanların yaş aldıkça duygularının nasıl değiştiği hep ilgimi çekmiştir. Bazılarında ölüm yaklaştıkça belirginleşen kaygının, yalnızca hayatın sona erecek olmasından kaynaklanmadığını düşündüm. Sanki ölümün ardından umdukları huzuru bulamamaktan da korkuyorlardı. Yaşlılıklarında günahtan kaçınmak için gösterdikleri çabaya bu endişe de eşlik ediyordu. Şimdi düşününce, bakışlarında ve hareketlerinde sezdiğim tedirginliği biraz da buna bağlıyorum.

Ölümün kaçınılmazlığı karşısında herkes aynı umudu taşımıyor elbette. Ama ölümün ardından iyi bir şeyle karşılaşmayı umduğumuzda, bilmediğimiz o sonu bize huzur verecek biçimde hayal ediyoruz. Bunda yadırganacak bir şey yok. Hayatımız boyunca pek çok kez belirsizliğin karşısında aynı şeyi yapıyoruz. Sonucunu bilmediğimiz bir işe girerken, bir ilişkiye başlarken, başarıya ulaşmayı beklerken de ihtimallerin en çok arzuladığımız biçimde gerçekleşmesini umuyoruz.

Ama bu umut kesin bir beklentiye dönüştüğünde, huzuru ancak beklediğimiz son gerçekleşirse bulabileceğimize inanmaya başlıyoruz. Dikkatimizi o sona öylesine veriyoruz ki içinde bulunduğumuz zamanı gözden kaçırıyoruz. Oysa bekleyişle geçen yıllar da hayatımızın bir parçası.

Yine de bu beklentilerden sıyrılmak hiç kolay değil. Merakımıza umudu, umudumuza belirli sonuçlar bağlamaya böylesine alışmışken hayatla başka türlü bir ilişki kurmakta zorlanabiliriz. Üstelik çoğumuz, sorguladığımız bu beklentiler sayesinde hayata tutunuyoruz. Onların bizi ne zaman ayakta tuttuğunu ne zaman hayatımızı beklemeye aldığını ayırt etmek de bu yüzden güçleşiyor.

Hayatını yaptığı işe adamış, çalışmanın dışında kendine pek az yer bırakan birini düşünelim. Bu kişi neden böyle bir yol seçmiş olabilir? Belki de başlangıçta yalnızca başarılı olmanın nasıl bir duygu olduğunu merak etmiştir. Peki, bu meraka bir umut da eşlik etmiş olamaz mı? Başarıyla birlikte kendini daha değerli, daha tamamlanmış hissetme umudu…

Çalışmayı sürdürdükçe bu umuda daha çok bağlanmış olabilir. Artık yalnızca başarılı olmanın nasıl hissettirdiğini öğrenmek istemiyordur; başarıya ulaştığında kendini daha değerli, daha tamamlanmış hissedeceğine inanıyordur. Bu inanç yüzünden, elde ettikleri ona beklediği duyguyu yaşatmadığında en tanıdık yol yine daha çok çalışmak olacaktır. Aradığını bir sonraki başarıda bulacağını düşünerek aynı çabayı sürdürecek ve böylece her başarı, onun için bir sonrakini beklemenin gerekçesine dönüşecektir.

Kuşkusuz insan yaptığı işi sevdiği için de çok çalışabilir ve başarılı olmak isteyebilir. Yine de işini sevmek, başarıdan beklediği her şeyi açıklamayabilir. Kişi, yaptığı işten aldığı zevkin yanı sıra kendini değerli hissetme ihtiyacını da başarıya bağlamış olabilir.

Epiktetos, El Kitabı’nın beşinci bölümünde insanı huzursuz edenin olayların kendisi değil, onlar hakkındaki yargıları olduğunu söyler. Ona göre ölüm korkusunun kaynağı da ölümün korkunç bir şey olduğuna ilişkin yargımızdır.

Bu ayrımı başarı için de düşünebiliriz. Bir işi başarmakla kendimizi değerli bulmak arasındaki bağı biz kurarız. Başarıdan kendi değerimizin kanıtını beklediğimizde, kendimiz hakkında vereceğimiz hükmü de ona bırakırız. Elde ettiğimiz başarı aradığımız onayı vermeyince bir sonrakine yöneliriz. Böylece başarılarımız çoğalırken yetersizlik hissimiz değişmeden kalır.

Bir düşünün, başarıyı hayatının merkezine koymuş biri kendine şunu sorabilseydi ne değişirdi: Ben bu işi yapmayı mı seviyorum, yoksa başarılı olduğumda dönüşeceğimi düşündüğüm kişiyi mi?

Bu sorunun cevabı onu çalışmaktan uzaklaştırmayabilir; başarıdan beklediklerini yeniden düşünmesini sağlayabilir. Aradığı duyguyu her defasında bir sonraki başarıdan beklemek yerine, hayatında başka neleri merak ettiğine bakabilir. Kendini değerli hissetmek için neden başarıya bu kadar ihtiyaç duyduğunu sorgulayabilir.

Elbette bir insanın neden durmadan çalıştığını dışarıdan bilemeyiz. Yine de kendi isteklerimize dönüp bakabiliriz. Bir başarıdan beklediğimiz tamamlanmışlıkla ölümün ardından umduğumuz huzur, hayatımızın farklı dönemlerinde aynı soruyu önümüze koyabilir: Aradığımız duyguyu neden hep daha sonra gerçekleşecek bir şeye bırakıyoruz?

Şimdi başta anlattığım ışığı düşünüyorum. Ölümü anlatmaya çalışırken neden korkmadan yürüdüğüm, içimi ferahlatan bir yer hayal ettim? O ışığın ardında ne olduğunu bilmiyorum. Ama ona yüklediğim huzuru tanıyorum. Yaşarken de aradığım bir duygu bu.

Belki de o vadide bulmayı umduğum ferahlığı beklemek yerine, yaşarken ona nasıl yer açabileceğimi merak ederek başlayabilirim.



Next
Next

Bolluk Çağında Kalitenin Kıtlığı