Yargılamakla Anlamak Arasında

Heraklitos, yaklaşık 2.500 yıl önce şöyle demişti:

“Tanrı için her şey güzel, iyi ve adildir fakat insanlar bazı şeyleri haksız, bazı şeyleri haklı sayar.”

Aradan geçen binlerce yıla rağmen Heraklitos’un bu sözü hâlâ tanıdık geliyor. Çünkü insan zihni karmaşık olanı sadeleştirmeyi, belirsiz olanı sınırları belirli kategorilere yerleştirmeyi seviyor. Bunun en görünür biçimlerinden biri, insanları “iyi” ve “kötü” diye ayırma eğilimimizde ortaya çıkıyor. Oysa hayat, bu kadar keskin ayrımların içine sığmayacak kadar karmaşık. Aynı insan, birinin hayatında kahramanken bir başkasının hikâyesinde suçlu olabilir. Bir davranışı yanlış bulmak başka şeydir, o davranışı gerçekleştiren insanı bütün varlığıyla “kötü” ilan etmek başka.

Birine “Kötü insan nedir?” sorusunu yönelttiğimizde, cevaplar farklı kelimelerle ifade edilse de çoğunun benzer bir kalıbın çevresinde dolaştığını görebiliriz. Sanki zihnimizde önceden hazırlanmış bir “kötü insan” taslağı vardır. Ardından onun karşısına doğal olarak “iyi insan” figürünü koyar ve tabloyu tamamlarız.

Oysa insanı anlamanın başlangıç noktası tam tersidir: Karşımızda tam anlamıyla iyi ya da kötü bir insandan çok kusurları, çelişkileri, korkuları ve arzularıyla var olan bir insan vardır. Bu özellikler, bizi bazen bir başkasının gözünde iyi, bazen de kötü yapar.

Belirsizlikten Kaçışın Psikolojisi

İnsan zihni belirsizlikten pek hoşlanmaz. Belirsizlik arttıkça kontrol duygumuz zayıflar; zihnimiz olan bitene bir açıklama getirmek, sınırları belirlemek ve mümkün olduğunca hızlı biçimde bir sonuca ulaşmak ister.

Psikolojide “Bilişsel Kapanma İhtiyacı” (Need for Cognitive Closure) olarak adlandırılan eğilim de bununla ilişkilidir. İnsan, belirsizliği sürdürmek yerine kesin bir cevaba ulaşmayı tercih edebilir ve ulaştığı ilk açıklamaya tutunarak yeni ihtimallere karşı daha kapalı hâle gelebilir.

İnsanları “iyi” ve “kötü” gibi kesin kategorilere yerleştirmek de zaman zaman bu ihtiyacı karşılayan zihinsel bir kestirme yol hâline gelir. Karmaşık bir insanı uzun uzun anlamaya çalışmak yerine ona bir etiket veririz. Böylece zihinsel yükümüz azalır, belirsizlik ortadan kalkar ve dünya yeniden anlaşılır görünmeye başlar.

Fakat bu kesinliğin bedeli, bazen gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmaktır.

Hikâyelerin Bize Sunduğu Kolaylık

Popüler anlatının temel eğilimlerinden biri de izleyiciye kolayca takip edebileceği ahlaki koordinatlar sunmaktır. Kahramanın kim, kötü adamın kim olduğunu bildiğimiz bir hikâyeyi takip etmek daha rahattır. Kimin yanında duracağımız konusunda fazla düşünmemiz gerekmez.

Kuşkusuz günümüz ana akım sineması giderek daha karmaşık, kusurlu ve ahlaki açıdan belirsiz karakterler yaratıyor. Yine de izleyicinin bir karakterle özdeşleşmesini kolaylaştırmak, hikâye anlatımının en etkili araçlarından biri olmayı sürdürüyor.

Bağımsız sinemanın güçlü damarlarından biri ise tam tersine bu rahatlığı bozduğu yerde ortaya çıkıyor. İzleyiciyi “Bu insan iyi mi kötü mü?” sorusuna verilecek kolay bir cevaptan uzaklaştırıp daha zor bir soruyla karşı karşıya bırakıyor:

Bu insan neden böyle davranıyor?

Bize tam olarak bu soruyu sordurabilen bir anlatı, hayatın karmaşıklığına biraz daha yaklaşırken zihnimizde yargılamakla anlamak arasındaki mesafeyi de açmaya başlıyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın sineması da büyük ölçüde bu alanın içinde şekillenir. Ceylan, 2011 Cannes Film Festivali’nde Bir Zamanlar Anadolu’da üzerine konuşurken karakterlerine yaklaşımını şu sözlerle anlatıyordu: “Hiç kimse bütünüyle iyi ya da kötü değildir. Bir karakter yaratırken denge kurmaya çalışırım.” Ceylan’a göre karakter, karşımızda duran bir “öteki” olarak kalmamalı, ona baktığımızda kendimizden de bir şeyler görebilmeliyiz.

Belki bağımsız sinemanın en güçlü taraflarından biri tam da burada ortaya çıkar. İzleyicisine kusursuz kahramanlar ya da kolayca mahkûm edilebilecek kötüler sunmak yerine kendimizi de içinde görebileceğimiz çelişkili insanlar yaratır. Böylece perde, başkalarını seyrettiğimiz güvenli bir mesafe olmaktan çıkıp zaman zaman kendimize baktığımız bir aynaya dönüşür.

Gri Tonların Sinemadaki Yansıması

Bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden birini İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin Kahraman (A Hero) filminde görmek mümkündür.

Filmin merkezinde, borcunu ödeyemediği için hapiste bulunan Rahim vardır. Kısa süreliğine dışarı çıktığında sevgilisi Farkhondeh, içinde altın paralar bulunan bir çanta bulur. İlk düşünceleri, bu altınları kullanarak borcun bir bölümünü kapatmaktır. Ancak altınların düşündükleri kadar değerli olmadığı anlaşılınca bu fikirden vazgeçer ve çantanın sahibine ulaşmaya çalışırlar.

Bu olay kısa süre içinde Rahim’in çevresinde güçlü bir “iyi insan” hikâyesinin oluşmasına neden olur. Hapishane yönetiminden hayır kurumlarına, medyadan sosyal çevresine kadar herkes bu hikâyenin içinde kendine bir yer bulur. Rahim bir anda toplumun ihtiyaç duyduğu kahramana dönüşür.

Fakat hikâye ilerledikçe ayrıntılar çoğalmaya, başlangıçta son derece basit görünen bu iyilik eyleminin sınırları bulanıklaşmaya başlar. Rahim ne ölçüde fedakârdır? Ne ölçüde kendi çıkarını gözetmektedir? Söylediklerinin hangisi doğrudur, hangisi kendisini korumak için sonradan biçimlenmiştir?

Farhadi’nin ustalığı, bu sorulara kesin cevaplar vermemesinde yatar.

İzleyici olarak Rahim hakkında bir karara varmak, onu bir an önce bir kategoriye yerleştirmek isteriz. Ne de olsa onu “iyi” ya da “kötü” diye sınıflandırmak, belirsizliği ortadan kaldıracaktır. Farhadi ise bu beklentimizi boşa çıkarır. Her yeni ayrıntı, vardığımız hükmü biraz daha tartışmalı hâle getirir.

Bu nedenle film yalnızca Rahim’in ahlaki tercihlerini değil, bizim yargılama biçimimizi de sorgular. Onun iyi mi kötü mü olduğuna bir an önce karar verme ihtiyacımız, belirsizlik karşısında duyduğumuz huzursuzluğu da görünür kılar.

Asghar Farhadi - A Hero


Empati mi, Özdeşleşme mi?

Burada empati ile özdeşleşme arasındaki ayrım önem kazanıyor. Özdeşleştiğimiz bir karakterde kendimizden bir şeyler buluruz. Onun arzularına, korkularına ya da mücadelelerine yakınlık hissederiz. Bu yakınlık, karakteri benimsememize ve onun tarafında konumlanmamıza yol açabilir.

Empati ise daha fazla zihinsel açıklık gerektirir. Bir insanı anlamaya çalışmak için ona benzememiz gerekmez; onu sevmek, haklı bulmak ya da davranışlarını onaylamak da şart değildir. Empati, bütün bunlardan önce şu soruyu sorabilme becerisidir:

“Bu insanın dünyasına onun bulunduğu yerden bakabilir miyim?”

Farhadi’nin sineması tam da bunu talep eder. Karakterlerini sevmemizi ya da affetmemizi istemez, onları kolayca mahkûm etmemize de alan açmaz. Bunun yerine, insan davranışlarının çoğu zaman bir tek nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık olduğunu; korkuların, çıkarların, iyi niyetlerin, utançların ve zorunlulukların birbirine karışmasından doğduğunu gösterir.

Empatinin rahatsız edici yanı da burada ortaya çıkar. Gerçekten anlamaya başladığımızda, daha önce son derece emin olduğumuz bazı yargıların sınırları bulanıklaşır.

Gri Tonlarla Yaşamak

İnsanlar iyi–kötü ayrımının ötesine geçmeye başladıklarında başkalarının davranışlarına olduğu kadar kendi kusurlarına da farklı bir gözle bakabiliyorlar. Belirsizliğe tahammül arttıkça hızlı yargıların yerini daha dikkatli sorular alıyor.

Siyah–beyaz düşünmek ilk anda huzur vericidir. Çizgiler nettir. Kimin haklı, kimin haksız olduğuna kolayca karar veririz. Fakat bu kesinlik, çoğu zaman görmemiz gereken ayrıntıları görünmez hâle getirir.

Gri tonlarla yaşamak ise daha zahmetlidir. Sabır ister. Bir insan hakkında verdiğimiz hükmü yeniden gözden geçirmeyi, kimi zaman kendi haklılığımızdan kuşku duymayı ve çelişkilerle birlikte yaşamayı gerektirir.

Ne var ki hayat zaten büyük ölçüde bu çelişkilerden oluşur.

İnsanları anlamak, davranışlarını onaylamak anlamına gelmez. Bir davranışı yanlış bulabilir, buna rağmen o davranışı sergileyen kişiyi tek bir sıfata indirgemeden değerlendirebiliriz. Asıl olarak, bir insanı bütünlüğü içinde değerlendirmeye başlayabileceğimiz yer de tam olarak burasıdır.

Netice itibarıyla insanları iyi ya da kötü diye ayırmak, zihnimizin başvurduğu en kolay kestirme yollardan biridir. Bu kestirme yoldan uzaklaştıkça dünyanın karmaşıklığı daha görünür hâle gelir fakat tam da bu karmaşıklık içinde hayat bize daha gerçek görünmeye başlar.

Ve belki de gri tonları görebilmenin asıl değeri budur: bizi başkalarının hikâyesini aceleyle yargılayan seyirciler olmaktan çıkarıp o hikâyenin içine adım atabilen gerçek tanıklara dönüştürmesi…

Yazar: Mehmet Tolga Görgülü

Previous
Previous

Bolluk Çağında Kalitenin Kıtlığı

Next
Next

Neden hâlâ ‘Hocam, bu sınavda çıkar mı?’ diyoruz?