Gece Yarısı Kütüphanesi’ni Absürdizm Işığında Okumak
Matt Haig’in Gece Yarısı Kütüphanesi adlı romanı, ilk bakışta pişmanlıklar, alternatif yaşamlar ve ikinci şanslar üzerine kurulmuş fantastik bir anlatı gibi görünür. Ancak roman, bu yüzeyin altında çok daha derin bir soruya yaslanır: İnsan, anlam duygusunu yitirdiğinde hayata nasıl tutunur? Bu sorunun etrafında şekillenen roman, özellikle Nora Seed’in iç dünyası üzerinden, çağdaş insanın varoluşsal sıkışmışlığını görünür kılar.
Romanın merkezindeki Nora Seed, hayatla arasındaki bağı giderek yitirmiş bir karakterdir. Yaşamı boyunca yaptığı seçimleri sorgulayan, kaçırdığı ihtimallerin gölgesinde yaşayan ve kendi varlığını sürekli eksiklik duygusuyla değerlendiren Nora, yalnızca mutsuz biri değildir; aynı zamanda dünyayla arasına mesafe girmiş bir bilinçtir. Onun yaşadığı kriz, bireysel talihsizliklerin toplamından ibaret değildir. Daha derinde, hayatın anlamına dair beklentileri ile dünyanın kayıtsızlığı arasındaki çatışmadan doğan bir yarılma vardır.
Tam da bu noktada romanı Albert Camus’nün absürdizm anlayışıyla birlikte düşünmek verimli hale gelir. Camus’ye göre absürt, insanın anlam arayan zihni ile bu arayışa kayıtsız kalan dünya arasındaki çatışmadan doğar. İnsan düzen, tutarlılık, adalet ve amaç bekler; hayat ise çoğu zaman buna cevap vermez. İşte Gece Yarısı Kütüphanesinin duygusal ve düşünsel zemini de büyük ölçüde bu çatışma üzerine kurulur. Nora’nın yaşadığı ruhsal çöküş, yalnızca kişisel pişmanlıkların değil, dünyanın sunduğu sınırlı ve kusurlu gerçekliğe uyum sağlayamamanın da sonucudur.
Romanın fantastik kurgusu burada önemli bir işlev üstlenir. Gece yarısı kütüphanesi, Nora’ya yaşayabileceği farklı hayatları görme imkânı sunarken, okura da şu soruyu sordurur: Acaba insanı mutsuz eden şey gerçekten yaptığı seçimler midir, yoksa hangi hayatı yaşarsa yaşasın peşini bırakmayan anlam boşluğu mudur? Matt Haig, bu soruya doğrudan cevap vermek yerine Nora’yı farklı ihtimaller arasında dolaştırarak, ideal hayat fikrinin kırılganlığını ortaya koyar. Çünkü roman ilerledikçe, kusursuz bir yaşam tasavvurunun neredeyse imkânsız olduğu anlaşılır. Her alternatif hayat, başka bir eksiklik, başka bir yalnızlık ya da başka bir tatminsizlik üretir.
Bu yönüyle Gece Yarısı Kütüphanesi, yalnızca “doğru hayatı seçme” anlatısı değildir. Asıl mesele, hayatın hiçbir versiyonunun bütünüyle eksiksiz olmayacağını kavramaktır. Nora’nın deneyimlediği alternatif yaşamlar, ona sonsuz ihtimal fikrinin özgürleştirici olduğu kadar tüketici de olabileceğini gösterir. İnsanı ayakta tutan şeyin her kapıyı açmak değil, belli bir hayatın sınırlılıklarını kabullenerek onun içinde yaşamayı öğrenmek olduğu giderek belirginleşir.
Romanı absürdizm ekseninde ilgi çekici kılan noktalardan biri de burada ortaya çıkar. Camus’nün Sisifos yorumunda olduğu gibi, mesele hayatın anlamsızlığını ortadan kaldırmak değildir; onunla yaşamayı öğrenmektir. Sisifos nasıl kayayı sürekli yukarı taşımak zorundaysa, insan da çoğu zaman kesin çözümler sunmayan bir hayatın içinde var olmaya mecburdur. Ancak bu zorunluluk, ille de umutsuzluk anlamına gelmez. Tam tersine, insanın elinde kalan son özgürlük, kaçınılmaz olanla nasıl ilişki kuracağını seçebilmesidir. Nora’nın dönüşümü de tam bu noktada anlam kazanır. O, hayatın kusursuz bir biçimini bulmaz; fakat kusurlu haliyle yaşamın yine de yaşanmaya değer olabileceğini fark etmeye başlar.
Bu yüzden Gece Yarısı Kütüphanesini yalnızca kişisel gelişim duygusuyla okunacak rahatlatıcı bir roman olarak görmek eksik olur. Eser, daha derinde, çağımızın yorgun bireyine temas eden bir varoluş meselesi taşır. Başarısızlık korkusu, kaçırılmış fırsatlar, başkalarının beklentileriyle şekillenen hayatlar ve sürekli daha iyisinin mümkün olduğuna dair modern yanılsama, romanda güçlü biçimde hissedilir. Nora’nın hikâyesi, aslında bugünün insanının ruh hâline oldukça yakındır: Hep başka bir ihtimalin daha iyi olabileceğine inanmak ve bu yüzden mevcut hayatla bağ kurmakta zorlanmak.
Sonuç olarak Gece Yarısı Kütüphanesi, fantastik bir kurgu olmasının ötesinde, insanın anlam arayışıyla hayatın kayıtsızlığı arasındaki gerilimi görünür kılan bir romandır. Matt Haig, Nora Seed üzerinden, pişmanlıkların gölgesinde yaşayan bir bilincin yavaş yavaş hayata yeniden yaklaşmasını anlatırken, okura da önemli bir düşünce alanı açar: Belki de mesele, mükemmel hayatı bulmak değil; elimizdeki hayatın yetersizliğiyle yaşamayı öğrenmektir. Romanın asıl etkisi de burada yatar. Okuru teselli etmekten öte onu kendi hayatına başka bir gözle bakmaya davet eder.
Gülsen Doğaner