Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’unda Yalnızlık, Hiçlik ve Ölüm Düşüncesi
Bir yazarın iç dünyasıyla kurduğu ilişki, çoğu zaman eserinin en karanlık katmanlarında görünür hale gelir. Bazı romanlar yalnızca bir hikâye anlatmaz; aynı zamanda yazarının ruhsal gerilimini, varoluş sancısını ve dünyayla kurduğu sorunlu bağı da taşır. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş adlı eseri, bu bakımdan yalnızca modern İran edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en sarsıcı metinlerinden biridir.
Kör Baykuş, ilk bakışta gerçek ile rüya arasında gidip gelen parçalı yapısıyla okuru bilinçli bir belirsizliğin içine çeker. Ancak romanın asıl gücü, bu tekinsiz atmosferin ardında yatan ruhsal hakikatten gelir. Hidayet, anlatısını yalnızca olay örgüsü üzerinden kurmaz; aksine, çözülen bir benliğin diliyle inşa eder. Bu nedenle romanda karşılaştığımız dağınıklık, kapalılık ve tekrar hissi, teknik bir tercih olmaktan öte iç dünyadaki çatışmanın estetik biçime dönüşmüş halidir.
Roman boyunca belirginleşen temel izleklerden biri yalnızlıktır. Ne var ki bu yalnızlık, sıradan anlamda bir tek başınalık değildir. Hidayet’in dünyasında yalnızlık, insanlardan uzaklaşma isteğiyle birlikte derin bir tiksinti, yabancılaşma ve içe kapanma biçimi kazanır. Romanın merkezindeki anlatıcı, dış dünyayla bağ kurmakta zorlanan, çevresindeki insanları çoğu zaman bayağı, yoz ve anlaşılmaz bulan bir bilinç taşır. Bu yönüyle Kör Baykuş, bireyin toplumdan kopuşunu anlatan bir metin olduğu kadar, insanın kendi içinden de uzaklaşmasının hikâyesidir.
Eserdeki baykuş imgesi de bu ruh halini güçlendiren önemli bir semboldür. Baykuş, birçok kültürde geceyle, uğursuzlukla ve ıssızlıkla ilişkilendirilir. Hidayet’in metninde bu imge, yalnızlığın ve içsel çürümenin sembolik bir uzantısı gibi durur. Bu açıdan bakıldığında roman, yalnız bir anlatıcının hikâyesini aktarmanın ötesine geçer; yalnızlığın nasıl bir varoluş biçimine dönüştüğünü göstermeye başlar.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri de ölüm düşüncesinin metnin merkezine yerleşmiş olmasıdır. Kör Baykuş’ta ölüm, yalnızca korkulan ya da kaçınılan bir son değildir; kimi zaman hayatın aldatıcılığına karşı daha “sahici” bir alan gibi belirir. Hidayet’in anlatıcısı için yaşam, çoğu zaman anlamını yitirmiş, güven vermeyen ve insanı kendisine yabancılaştıran bir zemindir. Ölüm ise bu dağınıklığın karşısında kesinlik taşıyan tek şey olarak görünür. Bu nedenle romandaki ölüm düşüncesi, basit bir karamsarlıktan ziyade varoluşun yükü altında ezilen bir bilincin kaçış arzusudur.
Burada dikkat çeken nokta, Hidayet’in bu temaları kurmaca sınırları içinde tutmamasıdır. Onun yaşam öyküsü göz önüne alındığında, Kör Baykuş’taki ruh hâlinin güçlü biyografik izler taşıdığı açıkça görülür. Hidayet’in eserlerinde sıkça karşılaşılan hiçlik duygusu, dünyaya uyumsuzluk hissi ve ölüm fikrine yakınlık, bana göre estetik bir tercih olmanın ötesine geçer; yazarın iç dünyasının doğrudan yansımaları olarak da okunabilir. Bu bakımdan Kör Baykuş, yazarıyla arasına mesafe koyan bir roman olmaktan çok, onun karanlığıyla doğrudan temas kuran bir metin niteliği taşır.
Bu noktada, eseri yalnızca “intiharın romanı” ya da “karanlık bir ruhun itirafı” gibi dar bir çerçeveye hapsetmek de eksik olur. Çünkü Kör Baykuş aynı zamanda modern insanın parçalanmış bilincini de anlatır. Kendi iç sesiyle baş başa kaldığında sarsılan, dış dünyaya karıştığında ise daha büyük bir yabancılık hisseden bireyin trajedisi, romanda son derece yoğun biçimde hissedilir. Bu nedenle Hidayet’in metni bugünün insanı için de güçlü bir yankı taşımaktadır.
Sonuç olarak Kör Baykuş, yalnızlık, yabancılaşma, hiçlik ve ölüm düşüncesi etrafında örülmüş karanlık ama son derece güçlü bir metindir. Sadık Hidayet, bu eserinde okura rahatlatıcı bir anlatı sunmaz; aksine, onu rahatsız eden, sarsan ve insanın kendi iç boşluğuyla yüzleşmesine neden olan bir dünya kurar. Belki de romanın kalıcılığı tam olarak burada yatar: Kör Baykuş, yalnızca okunan bir eser değil, insanın içine işleyen bir ruh hâlidir.
Gülsen Doğaner