Charlotte Perkins Gilman / Sarı Duvar Kağıdı

Geniş ve havadar bir oda burası, neredeyse bütün katı kaplıyor. Her cepheye bakan pencereleri var ve bol miktarda temiz hava ile güneş ışığı alıyor. Önceleri çocuk odası, daha sonra oyun alanı ve spor odası olarak kullanılmış olmalı zira pencereler küçük çocuklar için parmaklıklı, duvarlarda ise halkalar ve buna benzer birtakım şeyler bulunuyor.

Boya ve duvar kâğıdı, sanki buranın bir erkek mektebi tarafından kullanıldığı izlenimini veriyor. Yatağımın başucunda, ulaşabildiğim yere kadar büyük parçalar hâlinde soyulmuş duvar kâğıdından bahsediyorum; odanın karşı tarafında, aşağılarda bir yerde de koca bir alan aynı şekilde yırtılmış. Hayatım boyunca bundan daha kötü bir duvar kâğıdı görmemiştim.

Her tür sanatsal günahı üzerinde toplayan, gelişigüzel yayılmış, gösterişli desenlerden biri. Gözü yoran bir karmaşıklığı var; bakışı takip etmeyi güçleştirecek kadar tekdüze, insanı sürekli rahatsız edecek kadar belirgin ve incelemeye zorlayacak kadar da kışkırtıcı.

Bu zayıf, kararsız eğrileri biraz izlediğinizde birdenbire âdeta kendi kendilerini yok ediyorlar ¬çılgın açılarla dalıyor, görülmemiş çelişkilerle parçalanıyorlar. Rengi son derece itici, neredeyse mide bulandırıcı: yavaşça dönen güneş ışığı altında tuhaf bir biçimde solmuş, içten içe yanıyormuş gibi duran, kirli bir sarı. Bazı yerlerinde donuk ama ürkütücü bir turuncu, bazı yerlerinde ise hastalıklı bir kükürt rengi hâkim.

Çocukların bu duvar kâğıdından nefret etmesine şaşmamak gerek! Bu odada uzun müddet yaşamak zorunda kalsaydım ben de nefret ederdim.

John geliyor, bunları ortadan kaldırmam gerek ¬tek kelime bile yazmamdan nefret ediyor.

_ 14/15_

 

Susan Glaspell / Sessiz Jüri

Martha Hale dış kapıyı açar açmaz kuzey rüzgârının keskinliğini yüzünde hissetti ve büyük yün atkısını almak için geri döndü. Atkıyı aceleyle başına dolarken gözleri mutfağın üzerinde mahcubiyetle dolaştı.

Onu apar topar evden çıkaran şey sıradan bir mesele değildi Dickson County’de o güne dek yaşanmış belki de en olağan dışı olaydı. Ancak gözüne çarpan, mutfağının bu hâlde bırakılacak gibi olmamasıydı. Ekmek için malzemeler karıştırılmayı bekliyor; unun yarısı elenmiş, yarısı elenmemiş duruyordu.

İşleri yarım bırakmaktan hiç hoşlanmazdı ama kasabadan gelen ekip Bay Hale’ı almaya geldiğinde işini yarıda bırakmak durumunda kalmıştı.

_ 43_

 

Bir New England Rahibesi / Mary E. Wilkins Freeman

Bu yumuşak gündelik telaş Louisa Ellis’in ruhuna da sinmişti. Bütün öğleden sonrayı oturma odasının penceresi önünde huzur içinde dikiş dikerek geçirmişti. Şimdi iğnesini özenle nakışına geçirdi, el işini dikkatlice katladı ve ipliği, makası ve yüksüğüyle birlikte küçük bir sepete yerleştirdi. Louisa Ellis, uzun yılların alışkanlığıyla varlığı neredeyse kişiliğinin bir parçası hâline gelmiş bu küçük kadın eşyalarından hiçbirini hayatı boyunca yanlış bir yere koyduğunu anımsamıyordu.

Louisa beline yeşil bir önlük bağladı, başına yeşil kurdeleli sade bir hasır şapka geçirdi. Ardından eline küçük mavi bir seramik kâse alarak bahçeye çıktı ve çayı için biraz Frenk üzümü toplamaya koyuldu. Toplama işini bitirince arka kapının basamağına oturdu; üzüm saplarını ayıklayıp dikkatle önlüğüne biriktirdi, sonra da onları tavuk kümesine atıverdi.

Ardından basamağın çevresindeki çimlere titizlikle göz gezdirerek yere düşen bir tane olup olmadığını kontrol etti. Louisa hareketlerinde yavaş ve sakindi; çayını hazırlaması epey zamanını aldı fakat her şey hazır olduğunda kendi evinde değil de sanki gerçek bir misafiri ağırlıyormuş gibi, büyük bir özen ve zarafetle servis etti. Küçük kare masa, mutfağın tam ortasında duruyordu; kenarları çiçek desenleriyle parlayan, kolalanmış keten bir örtüyle kaplıydı.

Çay tepsisinin üzerinde damasko bir peçete, çay kaşıklarıyla dolu kesme cam bir bardak, gümüş bir sütlük, porselen bir şekerlik ve pembe porselen bir fincanla tabağı duruyordu.

_ 77/78_

 

Paul Vakası / Willa Cather

Paul, bir öğleden sonra Pittsburgh Lisesi heyetinin karşısına çıkarak işlediği çeşitli kabahatler hakkında hesap vermek üzere okulda bulunacaktı. Bir hafta önce okuldan uzaklaştırılmış, bunun üzerine babası müdürün odasına giderek oğluyla ilgili yaşadığı çaresizliği dile getirmişti.

Paul, heyetin toplandığı odaya nazik bir tavırla ve hafif bir gülümsemeyle girdi. Üzerindeki giysiler bedenine dar geliyordu; açık paltosunun yakasındaki kahverengi kadife epeyce yıpranmış, yer yer aşınmıştı. Bütün bu eksikliklere karşın, onda belli belirsiz bir züppelik havası seziliyordu.

Siyah kravatı özenle bağlanmış, üzerinde opal bir iğne parlıyordu; yaka düğmesine ise kırmızı bir karanfil iliştirilmişti. Heyet üyeleri, özellikle bu son ayrıntının, uzaklaştırma cezası almış bir öğrenciden beklenen pişman ve mahcup tavrı yansıtmaktan hayli uzak olduğu kanaatindeydi.

_ 97_

İleride Schenley , geniş boşluğun ortasında, ince yağmurun içinde büyük ve köşeli kütlesiyle yükseliyordu; on iki katlı binasının pencereleri, Noel ağacının altındaki ışıklı bir karton evin pencereleri gibi parlıyordu.

Şehrin üst sınıf aktör ve şarkıcıları şehre geldiklerinde orada kalırlar ve bölgenin birçok büyük sanayicisi de kış aylarını orada geçirirdi. Paul sık sık otelin çevresinde dolanır, insanların oraya giriş çıkışını izler; içeri girmenin, okul hocalarını ve o boğucu dertleri sonsuza dek arkasında bırakmanın hayalini kurardı.

Nihayet şarkıcı dışarı çıktı; ona arabasına binmesinde yardım eden ve kapıyı samimi bir “auf wiedersehen” diyerek kapatan orkestra şefi yanındaydı. Paul, bu adamın şarkıcının eski sevgilisi olup olmadığını merak etmeye başladı. Şarkıcı arabadan indiğinde, girişten uzak kalmamak için hızlıca yürüyerek arabayı otele kadar takip etti; kadın orada, silindir şapkalı ve uzun paltolu siyahi bir adamın açtığı döner kapının arkasında kayboldu.

_ 104_