Giriş Bölümünden

Abeen kahvehaneleri, şehrin kalbinde, yılların tozunu üzerinde taşıyan, alçak çatılarının altında kentin karakterini yansıtan uğrak yerleridir. Kire bulanmış caddeler boyunca sırt sırta dizilmiş bu yapılar, insanı içine çeken birer sığınak gibidir. Bu kahvehanelerde, dumanı tüten fincanlarının başında saatlerce oturan insanlar, birbirlerine iç çekerek aynı cümleyi kurarlar: ‘Coğrafya kaderdir.'

Belki de bu hikâye, medeniyetlerin kesiştiği bu talihsiz coğrafyada, tam da o kahvehanelerden birinde doğmuştu. Nitekim Abeenliler, kuşaklar boyunca ne tam Doğulu ne de tam Batılı olabilmiş; ikisinin arasında, muğlak bir eşiğin üzerinde yaşamayı öğrenmişlerdi.

_ 7_

 

Üçüncü Bölüm

“Eğer kolay olsaydı bunu önce ben yapardım,” dedi. Birden sesi sertleşmişti; o yorgun ama kararlı tını Mustafa’nın omuzlarını istemsizce geriye itti, boğazında kuru bir yutkunma bıraktı.

“Şu ağacı görüyor musun?” Eliyle bahçenin arka tarafındaki nar ağacını işaret etti. Mustafa başıyla onayladı. “İşte o ağacın altında, sana ömür boyu yetecek kadar altın var. Ama o altınlara dokunmak için doğru zamanı bekleyeceksin.”

Mustafa’nın dudakları kıpırdadı, neredeyse “Neden?” diyecekti ama sözcükler dilinde takılı kaldı. Rahim ise torununun merakını okumuş gibi sözlerine devam etti:

“Bu altınlar elbette senin ama önce paranın sorumluluğunu almayı öğrenmen gerek… Yoksa o altınlar seni de beraberinde götürür.”

Sözlerini bitirir bitirmez elini cebine attı, sakladığı keseyi ani ama ölçülü bir hareketle çıkarıp masanın üzerine bıraktı.

“Bunlar seni bir süre idare edecektir. Bu altınları alıp yarın buradan ayrılıyorsun. Şehirde ucuz bir otele yerleş ve bu sırrından da kimseye bahsetme. Dora’ya bile…”

Mustafa’nın gözleri birden büyüdü. Dora’nın adını duyunca nefesi yarıda kesildi; göğsü daralıp, genişlerken sanki kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Dudaklarından çatallı bir ses çıktı, kelimeler kırılarak havaya yayıldı:

“İyi de… Sen Dora’yı nereden biliyorsun?”

_ 31/32_

Onuncu Bölüm

Grand Hotel Monteluce, Toskana taşlarıyla örülmüş görkemli cephesi ve mermer merdivenleriyle kentin sıradan yapılarından hemen ayrılırdı. 1922 yılında İtalyan bir ailenin inşa ettiği bu lüks otel, kurucusunun 1930’ların başında esrarengiz bir cinayete kurban gitmesinin ardından eski parlaklığını yitirmişti; artık kentin tekinsiz kaderine tanıklık eden sessiz bir anıt gibi yükseliyordu. Mustafa, bu uğursuz binanın eşiğinden içeri adım atarken göğsünde ağır bir tedirginlik hissetti.

Sadık’la görüşmeyi dün gece uzun uzun düşünmüş ama ona tam olarak ne diyeceğinden bir türlü emin olamamıştı. Sonunda karar vermeden uyumayı seçmişti.

Sabah odasından çıkar çıkmaz görevlinin eline bu kâğıdı sıkıştırması, gece boyunca zihnini kemiren kaygının günün ilk ışıklarıyla yakasını bırakmayacağını hissettirmişti.

Monteluce’ye adımını attığında, geniş pencerelerden dökülen dolgun ışık bekleme salonunu sarıp sarmalıyor, yıpranmış koltukların kenarlarını hüzünlü bir altın rengine boyuyordu. Günün bu saatinde lobi neredeyse boştu; yalnızca otelden çıkış yapan birkaç Avrupalı tüccar resepsiyonun önünde kümelenmiş, otel görevlisiyle alçak sesle konuşuyordu.

Mustafa merakla çevresine bakındı. Görünürde onu bekleyen kimse yoktu. Gözleri lobideki büyük bankonun üzerinde asılı duran eski saate kaydı, buluşma saatine daha yirmi dakika vardı.

Sabah gözünü açtığından bu yana tanımlayamadığı bir sıkıntı içini kemirip duruyor; Dora’nın tehlikeli planı, kalabalığın nefret dolu bakışları ve Sadık’ın sözleri sürekli zihninde dönüp duruyordu.

_ 91/92_