Mehmet Tolga Görgülü / Hayat Manastırı

Gözleri buğulandı. Yürümeye devam etti. Yarı aralık kapıların önünden geçerken içeride başka hayatların nefesini duydu. İlk odada, teni Akdeniz güneşinde kararmış, yüzü derin çizgilerle yarılmış bir adam vardı. Başındaki küçük, işlemeli örgü başlık, tozlu ışığın altında belli belirsiz parlıyordu. Sylvain, içeri daha dikkatli baktığında odanın ortasında devasa bir mermer kütlenin yükseldiğini fark etti; rengi griye çalan damarlı taş blok, tavandan sızan cılız ışığı içine çekiyor gibiydi. Adam, mermerin önünde diz çökmüş, ağır demir tokmağını ritmik darbelerle murca indiriyordu.

Her vuruşta taştan yeni bir parça kopuyor; ince mermer tozu havaya kalkıp, gaz lambasının ışığında dönerek başlığına ve kararmış omuzlarına kar gibi yağıyordu. Adamın elleri altında yavaş yavaş meydana çıkan yüz, atölyenin gün ışığı görmeyen kuytularında sıralanmış diğer heykellerden ayırt edilemiyordu. Hepsinde aynı mahzun çizgiler, aynı donmuş bakış ve sanki dudaklarına kadar yükselmiş bir hakikatin son anda taş kesilmesiyle oluşmuş o yarım ifade vardı. Adam yeni bir çehre yaratmıyor gibiydi; görünmez bir hatıranın peşine düşmüşçesine, aynı yüzü durmadan tekrar ediyordu.

Sylvain kapının eşiğinde hareketsiz kaldı. Bakışları, mermere inen o ritmik harekete kilitlendi. Birbiri ardına beliren bu yüzlerde, zihninin derinliklerine dokunan, unutulmuş bir hatıranın izini taşıyan karanlık bir yakınlık seziyordu. Her darbede o belirsiz çağrışım biraz daha şekil kazanıyor, sonra yeniden dağılıp sisin içine çekiliyordu.

_ 28_

 

Manastırda yeniden yazmaya başladım -uzun bir aradan sonra-. Bazen bir sayfa bazen bir satır ama yazıyorum. Manastırın kalın duvarları dünyanın uğultusunu dışarıda bırakıyor. İçeride yalnızca derin bir durgunluk var; boş bir suskunluk değil bu, insanın nihayet kendi ruhunun fısıltılarını işitebildiği bir sükûnet.

Ne garip… İnsan, içindeki o hırçın sesler kısıldığında kendinden nelerin eksildiğini bile fark edemiyor; sessizlik, fark ettirmeden, süpürüp götürüyor her şeyi. Bunun bir iyileşme mi yoksa ağır bir uyuşukluk mu olduğunu kestiremiyorum.

Duvarların ardına çekilmek… Bu bir kaçış mı yoksa bir tür özgürlük mü?

_ 57_

 

Sylvain cevap vermek için hafifçe öne eğildiğinde havada asılı duran kekremsi kokuyu aldı. Bergamodun burukluğu, tene sinmiş misk kokusunun ağırlığıyla karışıyor; kış ayazında donmuş bir çiçek gibi keskinleşiyordu. Marie’nin vualetinden yayılan ince parfüm kokusu, genzinde keskin bir iz bıraktı. Bu, Paris salonlarına yakışacak zarif bir parfüm değildi; telaşın ve uzun yolun içinde ağırlaşıp keskinleşmiş buruk bir kokuydu.

“Doğrusu, bu mesele beni tedirgin ediyor.” Marie sesini alçalttı, neredeyse fısıltıyla devam etti: “Bu kadar değerli bir yükümüz varken…”

“Kaygınızı anlıyorum, madam ama endişe etmeyin.” Sylvain penceredeki perdeyi kapatırken eli oturdukları yerin yanındaki deri kılıfa, ceviz kabzalı tabancanın olduğu yere istemsizce yaklaştı. “Güvenliğiniz için her şeyi düşündüm. Dışarıda bir muhafız da var.” Gülümsemesi genişledi, başını güven vermek ister gibi yumuşak bir kavisle yana eğdi. “Korkmanız için bir sebep yok.”

Marie’nin bakışları Sylvain’in çehresinde gezindi. Yorgun görünüyordu; kemikli hatlarına düşen gölgeler düzgün burnunu belirginleştiriyor, birkaç günlük sakalı keskin çene çizgisini örtemiyordu.

122 / 123